Zeytin ağacı ve kayıp

Oldum olası zeytin ağaçlarını mistik bulurum, bilge ve köklü gelirler. Verdikleri o minicik meyve benim için en temel besin, belki ondandır. Geçen sene bol güneş alan teraslı bir eve taşınınca bu yaz başı ilk iş gidip genç bir zeytin ağacı aldım. Büyükçe olsa da saksıda yaşar mı, ne kadar sulamalı, fazla güneş görürse ne olur, az güneş görürse ne olur, hem seracıyı darladım hem kendimi darladım hem de Google’ı çılgınca aşındırdım.

Sonra fark ettim ki genç zeytinimi kaybetmekten korkuyorum. Onunla derin bir bağ kurmuşum. Ona iyi bakacak mıyım, onu yaşatabilecek miyim, inceden inceye bir kaygı hali!

Küçük yapraklar vermeye başladığını fark ettim geçen hafta sonu. Dünyalar benim oldu!

Diyeceksiniz, bir zeytin fidesi, ne olacak. Ölürse yenisini dikersin. Başka bir şey alırsın. Maalesef insan ruhu öyle yaşamıyor. Eğer böyle bakıyorsanız kendi hayatınızdan çalıyorsunuz demektir. Kendinizi derin bağlar kurmaktan mahrum edip, hayatınızı kupkuru bir yer haline getiriyorsunuzdur.

Kaybetmekten korkmak demek bağ kurmak, önemsemek, umursamak demek. Bağ kurmak demek o şeyle canlı hissederken, onun yokluğunda boşluğunu hissetmek demek. Yas ise o boşlukla ne yapacağımızı bulmaya çalıştığımız, çabaladığımız, bocaladığımız bir alan.

Ya bağlar kurarız, hayatımız canlanır, zenginleşir, yeşerir ama acıya da yasa da açık oluruz, ya da bağ kurmadan yaşarız ve hiçlikten gelip hiçliğe gideriz kupkuru bir hayatta.