Hayatınızın yazarı kim?

Hayatınızı kim şekillendiriyor? Dış koşullar mı, yoksa siz mi? Kendi hayatınıza dair kararlar alıp uygulayabiliyor musunuz? Yoksa karar almaktan bile korkar mı oldunuz (çünkü alıp alıp uygulayamadığınızı mı düşünüyorsunuz)? 

Bu ve benzeri soruları tartışabilmek için varoluşçu felsefe ortaya otantiklik kavramını atmıştır. Otantiklik dediğimizde kilimlerden ve yöresel yemeklerden bahsetmiyoruz, tahmin edersiniz ki. Gündelik dilde kullandığımızdan farklı olarak otantiklik, kendine aitlik demektir. Kökü Yunanca’daki αυτό kelimesinden gelir. Bu kökün anlamını kavramak için çok uzaklara gitmemize gerek yok, otomobil, otomatik, otokontrol gibi kelimeler hep bu kökü kullanır. Otomobil, kendinden hareketli demektir. İlginç bir şekilde İngilizcedeki yazar anlamına gelen author kelimesi de aynı kökten türemiştir. Author, Türkçedeki karşılığı yazardan farklı olarak sadece yazma eylemini yapan kişiyi kast etmez, daha önce var olmayan bir şeyi var eden, yaratan anlamına gelir. 

Kısacası otantik olmak, hayatımızın yazarı olmak demektir. 

Ama hayatımızın yazarı olmak sandığımızdan daha zorlu bir iştir. 

Aslında hayatı üç farklı şekilde yaşayabiliriz; tamamen edilgen bir konumda kalabiliriz, hayatta karşılaştıklarımıza reaktif, tepkisel bir tutum alabiliriz ve karşılaştıklarımızla kalmayıp kendimize ait dünyamızı şekillendirmek için yaratıcı konumuna geçebiliriz.

Yani karşılaştıklarınıza karşı kayıtsız mısınız? Yoksa karşılaştıklarınıza sadece cevap mı veriyorsunuz, hayatın zorluklarıyla sadece baş etmekle mi kalıyorsunuz? Yoksa daha ötesine geçip hayatınızı her gün dilediğiniz şekilde kurgulayacak küçük adımlar mı atıyorsunuz? 

Kayıtsız kalmak veya sadece baş ederek yaşamak yeterince iyi değil, kendimize büyük haksızlık. 

Belki de insan olarak hepimizin en temel ortak noktası başımıza gelenleri kontrol edemeyişimizdir. Yaşadığımız sürece başımıza birçok şey gelir, kendimizi birçok zor, anlamsız, sıkıntılı durumun içinde buluruz. Seçtiklerimiz hiç de hayal ettiğimiz gibi çıkmayabilir. 

Nasıl hayatlar sürdüğümüz bu, “başımıza gelenlerle” ne yaptığımızla çok yakından ilgilidir. 

Kimimiz karşılaştıklarımızla temas etmek istemeyiz. Yokmuş gibi davranırız. Onları yok sayarız. Bu yok sayma çok ileri noktalara kadar gidebilir. Gerçekten hiç görmemişiz, başımıza gelmemiş gibi yaşayabiliriz. Veya daha yüzeysel bir yerde karşılaştığımızla temas etmemeye çalışırız. Geri çekiliriz. Temas etsek de ne olacak ki, ne fark yaratacağız ki, neyi değiştirebileceğiz ki, sadece daha büyük bir sıkıntının altına gireceğiz gibi hissedebiliriz. 

Ancak gözden kaçırdığımız, karşımıza çıkanları göğüslememenin bedeli, kolları sıvayıp temas etmeye göre çok daha ağır ve fazladır. 

Bazen de başımıza gelenleri görürüz, yaşarız, hissederiz. Yine pek bir şey yapamayacağımız inancıyla sadece hissetmekte kalırız. Sadece üzülürüz. Veya başımıza geleni savuşturmak için girişimlerde bulunuruz. Ama buradaki can alıcı olan nokta dışarıdan gelenin bizim üzerimizdeçok belirleyici olmasıdır. Eğer mutluluğum eşimin bana iyi davranmasına, bana sık sık mesaj atmasına endeksliyse, kendi mutluluğumu bir ötekine kayıtsız şartsız teslim etmiş olurum.

Varoluşçu felsefe ve psikoloji bize bunun ötesinin mümkün olduğuna işaret eder. İnsan olarak her daim belli koşullara tabii olsak da, hem koşulları şekillendirme hem de koşullar şekillenmese de o koşullarla ne yapabileceğimizi belirleme özgürlüğüne sahibiz. Kendi hayatımızı kurmak ve yaşamak konusunda özgürüz.

Bu noktada yaratmanın gücü ve bu güç için gerekli olan cesaret devreye girer. Hayat sadece dışarıya tabii olmak demek değildir. Hayatınıza el atın ve koşullar dahilinde istediğiniz hale getirmeye çalışın.

Tabii ki bunlar “demesi kolay, yapması zor” konular. Otantik ve yazarı olduğumuz bir hayat için daima çaba göstermeye ve sürekli uyanık olmaya ihtiyacımız vardır. En nihayetinde kendi hayatımızı kurmak ve sahiplenmek bir ömür boyu sürecek bir yolculuktur.