Gitmek mi, kalmak mı?

Son beş, altı yılın en çok sorulan sorusu ne derseniz, sanırım “gitmek mi kalmak mı?” sorusu derdim. Sayısını hatırlamadığım kadar çok danışanım bu konudan bahsetti, sayısını hatırlamadığım kadar çok meslektaşımla bu konuyu konuşageldik, sayısını hatırlamadığım kadar çok arkadaş muhabbetinde konu düzenli aralıklarla buraya geldi. Ama ne yalan söyleyeyim; sunulan argümanlar, gitmek için de kalmak için de, çoğu zaman doyurucu olmaktan uzak oldu. 

Argümanlar neden mi doyurucu değildi? Konu dönüp dolaşıp hep ya “mutluluk uzak bir memlekette, çünkü onlar çok varlıklı” ya da “insanın memleketi gibisi yok” sonuçlarına bağlanıyordu. Doyurucu değil, çünkü bu fikirleri dile getirenler en önemli unsuru unutup duruyorlardı; kendilerini! O uzak memlekette ben nasıl duracağım, nasıl konumlanacağım, yaptıklarımın nasıl bir karşılığı olacak, nasıl bir yer bulacağım? Veya burada nerede duracağım, kendimi bu toplumda nereye konumlandırayım, nasıl yaşarsam bana iyi gelir? Bu sorular çok az soruldu, en azından benim gördüğüm kadarıyla. 

Uzaklarda hayat iyiymiş veya buradan başka yerde hayat iyi olamazmış. İyi derken? Kime, neye göre iyi? Dünya Ekonomi Forumu tartışmalarına göre mi, yoksaForbes Dergisi yaşanabilecek en iyi 5 şehir listesine göremi? 

Oraya gideyim, bir master yaparım. Bir iş bulsam yeter. 

Peki ne masterı yapmak istersin? Programlara baktın mı? Ne ilgini çekiyor? Bu değişikliğin hayatını nasıl etkilemesini istiyorsun? Nasıl bir iş istersin? Baktın mı iş fırsatlarına? 

Yoook, buralardan uzak olamam. Kurulu düzeni bozmak uygun olmaz. 

Nasıl bir düzenin var? İyi geliyor mu bu düzen? Neyin farklı olmasını isterdin? Neye ihtiyacın var? Ne eksik? Ne açıdan sana iyi geliyor, seni ne/ neler doyuruyor?

Sessizlik, boşluk. Bir kopukluk.

Hala kendimize eşya muamelesi yapıyoruz. Hatta kendimizle olağan ilişkilenme halimiz bu. Bizler birer bitki değiliz! Hoş, bitkilerin bile “sadece bir bitki” olmadıklarını öğrenmeye başladık. Bizler ilişkisel varoluşlarız, bağlamsalız. İçine girdiğimiz koşullarla etkileşime giriyoruz, kendimiz için seçebiliyoruz, kendimiz için hayatlar kurabiliyoruz. Yeterince güneş ve biraz su ile yeşermiyoruz. 

Bu noktada yanlış anlaşılmak hiç istemem. Kanımca herkesin kendine iyi gelecek, arzu ettiği, doyum sağlayacağına inandığı bir hayat kurmaya hakkı var. Keşke fırsatlar eşit olsa bu konuda hatta. Ancak şaşırdığımız nokta şu ki; iyi bir yaşama ulaşmak sadece hakkımız değil, aynı zamanda bize düşen bir sorumluluktur. 

O yüzden sanki soruyu yanlış yerden soruyoruz. Gitmek mi, kalmak mı değil mesele. Nasıl bir hayatım olmasını istiyorum? Neler beni çekiyor? Hayatımı nasıl şekillendirmek istiyorum? Bu sorulara da genel geçer cevaplar verip elimizi kolumuzu sallayarak bu soruların sorumluluğundan uzaklaşamayız. “Rahat bir hayat” yeterince iyi bir cevap değil. İyi bir cevap değil çünkü “rahat” kavramı muğlak. Her birimiz için rahat bir hayatın tanımı ve koşulları farklı. Kendimize sormaya devam etmeliyiz; aradığım rahat hayat neye benzer? Sırf rahatlık etrafında değil, her ne istiyorsak sonuna kadar incelemeliyiz. 

Bu sebeple, hayatımızı istediğimiz bir yöne doğru şekillendirmek dış koşulların peşinden koşmakla olamayacak. Sorgulamamız içeriden başlamalı. Gerçek niyetlerimizi, arzularımızı, hayallerimizi ve isteklerimizi bulmamız gerekiyor. Ve maalesef bu, burada bir cümlede yazdığım kadar kolay bir iş değil. Kendimize yakından bakmak, isteklerimizin zaman zaman birbiriyle çeliştiğini görmek, hayallerimize sahip çıkmak  bazen hayal kırıklığına uğramak demektir. Ancak nerede durduğumu ve hangi yöne gitmek istediğimi bilirsem dış koşullarla sağlam bir pazarlığa oturabilirim. Ancak bu da kendi içinde bir risk içerir; belki de masadan elim boş kalkacağım. 

Kısacası hayatlarımızın yazarlığını ele almadan keyiften, anlamlı bir yaşamdan veya doygunluktan bahsetmek mümkün değildir. Hayatlarımızın yazarları olduğumuz sürece daha canlı, ama aynı zamanda daha kırılgan olacağız.

Hayatınızı yazarken belki de cevabınız gitmek olacak, belki de kalmak. Yeter ki cevabınız sizin olsun. Yeter ki cevabınızı içeriden sahiplenirken dışarıda da onun için mücadele edebilin. Kimse insan olmanın veya yaşamanın kolay bir iş olduğunu bizlere vaat etmedi.