Felsefe işe yarar mı?

Felsefe ile psikoloji arasındaki ayrık: Varoluşçu psikoterapilere dair kısa bir not

Birçok psikoloji öğrencisi ve psikolog için felsefe lisede ve bazen de üniversitede zorunlu olarak alınmış, bir telaş içerisinde verilip kurtulunmuş bir derstir. Ders olmaktan öteye geçmez. Hayatın içinde karşılığı yoktur. Soyut kavramlar arasında uçsuz bucaksız bir gezintidir.

Neyse ki son yıllarda psikoloji camiasının felsefeye bu bakışı değişmeye başladı. Ancak yine de zihinlerde önemli bir soru dolanmaktadır; felsefe okumak, tartışmak ve öğrenmek, bize, psikologlar ve psikoloji öğrencileri olarak belli bir şekilde düşünmenin ötesinde ne kazandıracak? Bu noktada yanlış anlaşılmak hiç istemem. Felsefenin öğrettiği düşünce sistematiği çok değerlidir ve tek başına bu düşünme tarzını öğrenmek için bile felsefe okunabilir.

Ancak lafı getirmeye çalıştığım nokta, felsefe ile psikolojiyi, özellikle de psikolojinin uygulamalı alanlarını bağdaştırmakta büyük zorluklar yaşadığımız.

Sanırım felsefe ile psikoloji arasındaki bu ayrıksılığın üstesinden gelmenin en iyi yollarından biri varoluşçu psikoterapilerdir. Tarihçesi, ilk psikoterapi tekniklerinin ortaya çıktığı döneme dayanan bu psikoterapi yönelimi, tam olarak felsefenin sunduğu derin bilgelik kaynağını psikoterapiye taşımak üzerine kurgulanmıştır (Van Deurzen ve Adams, 2017).

İsviçreli psikiyatrist Ludwig Binswanger, meslektaşı Sigmund Freud’un bulduğu “konuşma kürü” tekniğini çok beğenmiş ve adına ileride psikanaliz denecek bu alandaki gelişmeleri yakından takip etmiştir. Ancak zaman içerisinde psikanaliz kuram konusunda zenginleştikçe (ve karmaşıklaştıkça) Binswanger, hastalara dair bu varsayımları klinik uygulamasında kullanmakta zorlandığını fark etmiştir. Malum, psikanaliz her daim parsimoniden uzaklıkla eleştirilmiştir. Bunun üzerine Binswanger’in önerisi, psikanalitik tekniklerin kullanımı, ama karşılaştığımız kişileri anlamak için felsefenin binlerce yıllık birikimini kullanmak yönünde olmuştur (Van Deurzen ve Arnold-Baker, 2017).

Felsefe günlük hayatta ve klinik uygulamada bize nasıl rehberlik eder? Kısa bir örnek

Yaratma Cesareti, ünlü varoluşçu psikolog Rollo May’in (2016) belki de en ünlü kitaplarından biridir. Kitap temelde yaratıcılığın geldiği yeri sorguluyor olsa da, daha geniş çerçeveden bakınca hayatı nereden aldığımıza, nasıl yaşadığımıza dair önemli sorgulamalar içermektedir.

Çok genel anlamla  düşünecek olursak, üç şekilde var olmak mümkündür; edilgen bir hayat sürmek, hayatta karşılaştıklarımıza reaktif bir tutum almak ve karşılaştıklarımızla kalmayıp yaşadığımız dünyanın şekillenmesinde elimizden geleni yaparak bir rol oynadığımız daha proaktif bir hayat yaşamak.

Bu afili, karmaşık cümlelerin ayaklarını biraz yere bastıracak olursak, en basit soru şudur; hayatta karşılaştıklarımızla ne yapıyoruz?

Hayatta ilerlerken bir şeylerle karşılaşıyor olmak ve başımıza mütemadiyen bir şeylerin gelmesi aslında hepimizin ortak noktası. Tabii ki nelerle karşılaştığımız, başımıza nelerin geldiği ve kişilerin bunları nasıl yaşadığı kişiden kişiye çok değişiklik gösterir, en nihayetinde her birimizin farklı hayatları ve hikayeleri var. Ancak hayat hepimizin karşısına her gün her an bir sürü “olgu”  ile gelir. Başka bir deyişle, hayat karşımıza sürekli olarak cevap bekleyen sorular çıkarır.

Nasıl hayatlar sürdüğümüz bu sorulara nasıl cevaplar verdiğimizle çok yakından ilgilidir.

Kimimiz karşılaştıklarımızla temas etmek istemeyiz. Yokmuş gibi davranırız. Onları yok sayarız. Bu yok sayma çok ileri  boyutlara varabilir.. Gerçekten hiç görmemişiz, başımıza gelmemiş gibi yaşayabiliriz. Veya daha yüzeysel bir yerde karşılaştığımızla temas etmemeye çalışırız. Geri çekiliriz. Her ne kadar kişiden kişiye değişse de böyle bir durumda büyük ihtimalle kişi zaten bir fark yaratamayacağına, bir şeyleri değiştiremeyeceğine, temas etmenin, etmemekten daha ağır olacağına dipte derinde bir yerde inanır.

Böylesi bir tutum, edilgen bir hali gösterir. Ancak gözden kaçan şudur ki, temas etmemenin ve sorumluluk almamanın bedeli temas etmekten çok daha fazladır.

Bazen de başımıza gelenleri görürüz, yaşarız, hissederiz. Yine pek bir şey yapamayacağımız inancıyla sadece hissetmekte kalırız. Sadece üzülürüz. Veya başımıza geleni savuşturmak için girişimlerde bulunuruz. Ama burada can alıcı olan  şey dışarıdan gelenin bizim üzerimizde belirleyici olmasıdır. Eğer mutluluğum sevgilimin bana iyi davranmasına, bana sık sık mesaj atmasına endeksliyse, burada benim iç dünyamda ötekinin ne kadar belirleyici olduğunu görürüm.

Bu tam olarak reaktif bir yaşamın tanımıdır. Dış koşullar kişinin koşullarını belirler. Kişi de sadece reaktif, yani tepki veren bir yerde kalır.

Varoluşçu felsefe ve psikoterapi bize bunun ötesinin mümkün olduğunu gösterir. Her daim belli koşullara tabii olsak da, hem koşulları şekillendirmek konusunda hem de koşullar şekillenmese de o koşullarla ne yapabileceğimizi belirlemek konusunda özgürüz. Kendi hayatımızı kurmak ve yaşamak konusunda özgürüz.

Bu noktada altını çizmek isterim ki bu hal “her şeyden” özgür olmak değildir. Ama karşılaştıklarımızla ne “yapabileceğimize” dair bir özgürlüktür.

İşte tam burada yaratmanın gücü ve bu güç için gerekli olan cesaret devreye girer.

Her birimiz hayatımızı yaratmak konusunda özgürüz. Ancak bu özgürlüğümüzü kullanamıyorsak, belli ki cesaretimizi bulmak için daha yoğun bir çalışmaya ihtiyacımız var. Hayat sadece dışarıya tabii olmak değildir. Hayatınıza sahip çıkın ve onu şekillendirin.

Bu yazdıklarım alıştığınız tip de “felsefi yazılara” pek benzemedi mi? Aslında sizlere Soren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre, Paul Tillich ve Viktor Frankl’dan etkilenmiş, ortaya karışık bir fikir sundum. İlginizi çektiyse sizleri daha fazlasını keşfetmeye davet etmek isterim.

May, R. (2016). Yaratma cesareti. İstanbul, Türkiye: Metis.

Van Deurzen, E. ve Adams, M. (2017). Varoluşçu danışmanlıkta ve psikoterapide beceriler. İstanbul, Türkiye: Aletheia Kitap.

Van Deurzen, E. ve Arnold-Baker, C. (2017). İnsan meselelerine varoluşçu yaklaşımlar. İstanbul, Türkiye: Aletheia Kitap.